Tomris Uyar’la papatyalı yollardan Ankara ayazlarına, 1930’ların kadınlarından 2000’li yıllara bir Türkiye panoraması

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden yazar ve çevirmen Tomris Uyar, 23 yıl sonra yeniden Can Yayınları’ndan çıkan yedi kitabıyla okurla buluşuyor. Türkiye’nin 1960’lardan 2000’lere uzanan panoramasını sunan, farklı hayatlara okuru misafir eden ‘İpek ve Bakır’, ‘Dizboyu Papatyalar’, ‘Otuzların Kadını’, ‘Yürekte Bukağı’, ‘Gecegezen Kızlar’, ‘Aramızdaki Şey’ ve ‘Metal Yorgunluğu’, zihinlerde huzur ve isyan tadı bırakıyor.

‘İNSANLARIN İÇİNDE OLMAYI SEVİYORUM’

1941 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini açıyor Tomris Uyar. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü’nü bitiriyor. İlk öykü kitabı 1971’de yayımlanıyor ve ölene kadar yazıyla ilişkisi hiç kesilmiyor. Zaman zaman kendi yazıyor, zaman zaman dünyanın önemli kalemlerini Türkçeye kazandırıyor. 60’a yakın çeviriye imza atıyor. Dönemin önemli mecralarından Papirüs’ün kurucuları arasında yer alıyor. Yeni Dergi, Soyut gibi dergilerde eleştiri ve deneme yazıları yazıyor. 1979’da ‘Yürekte Bukağı’, 1986’da ‘Yaza Yolculuk’ kitaplarıyla Sait Faik Hikaye Armağanı’nı, 1975’te Turgut Uyar’la birlikte çevirdikleri ‘Evrenin Yapısı’ (Lucretius) kitabıyla TDK Çeviri Ödülü’nü, 2002’de Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü kazanıyor. Bunca edebi çalışmanın yanı sıra hayatla da bağını sımsıkı koruyor. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşunda görev alıyor. Can Yücel, Nezihe Meriç, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ömer Uluç gibi edebiyat ve sanat dünyasının önemli simalarının her yıl toplandıkları, 26 Mart Ölmeme Günü’nün isim annesi oluyor. Yazı masasında Virginia Woolf resmi dursa da o “kendine ait bir odası” olan yazarlardan değil. Aksine kalabalık içinde, seyir halinde yazıyor kitaplarını. Gül Ersoy’un 1999’da yaptığı röportajda bu durumu, “Sokağa bakmayı daha çok seviyorum. Burada bir köpek geçiyor. Bir kediye gözüm takılıyor. Böyle yaşayan bir dünyada yazı yazmaya alışmışım. Sessiz bir odam olsun, oraya çekileyim yazayım diye bir şey yok. İnsanların ve hayatın içinde olmayı çok seviyorum,” diyerek anlatıyor. 2003’te arkasında onlarca kitap ve çeviri bırakarak aramızdan ayrılana kadar da hayatın içinde olmaya devam ediyor.

İpek ve Bakır, Tomris Uyar, 128 syf., Can Yayınları, 2024.

GELECEĞİN UYAR’INDAN KENDİNE SESLENİŞ

Türk edebiyatının en özgün yazarlarından biri olan Uyar’ın 1971’de yayımlanan ve okurla ilk buluştuğu öykü kitabı ‘İpek ve Bakır’, 1965-1970 yılları arasında yazdığı on yedi öyküden oluşuyor. Aile içi çatışmalar, yalnızlık, çocuk eksenli öyküleriyle küçük burjuva kökenli insanların yaşama biçimleri üzerine yoğunlaştığı kitapta, o dönem yeni çıkarılan Özel Sermayeyi Teşvik Kanunu’nu da görmek mümkün, bir zamanların vapurlarda meşhur olmuş dilbaz satıcılarını da.

Sade anlatımı, naif gözlemleriyle okurken insanın içini serinletiyor öyküleri. Tıpkı 1967 tarihli ‘Dağlar Sada Verip Seslenmelidir’ öyküsünde olduğu gibi: “Görmedi bile Bahri Bey. Yorgundu. Yorganı başına çekti, soyu tükenmeye yüz tutmuş bir gücenik menekşe gibi gömüldü uykunun toprağına. Sustu,” derken birden bir isyan yansıyıveriyor satırlara: “Yıllardır temiz tutmaktan, gönül almaktan yorulmadım değil. Şeytan diyor çek kapıyı ya da ne bileyim, evdeki bütün patlıcanları kızart gitsin, düşünme (Mazi Kalbimde Bir Yaradır/ II Gün Döndü).” Ya da ‘Sarmaşık Gülleri’nde olduğu gibi aynı anda farklı duyguları birlikte yaşatıyor: “bir de çamaşır leğenini doldurmuş ertesi gün. kendini boğmaya…”

Kitabın 1988’deki baskısına eklediği ‘Sonsöz Yerine’de kendiyle konuşuyor Uyar. O günün Tomris’inin, 1965-1970’li yıllardaki öyküleri kaleme alan genç haline seslenişi bu. “Peki canım, ama daha o günlerde, başına gelecekler içine mi doğmuş?” diye başladığı kendi kendini sorgulayışı, şöyle sürdürüyor: “Sürekli alabora olarak kötü şaşırtmacalar veren bir dil ortamında, bir kültürsüzlük kargaşasında yaşayacağını, toplumun sancılarına bir yurttaş kimliğiyle asla kayıtsız kalamayacağın için bireysel fantezilerinde bile toplumsal gerçeklikten kaçmayacağını, bu yüzden yazar-kanatlarını yeterince kullanamayacağını ve bundan da asla pişmanlık duymayacağını nerden biliyordun? Kırılganlığı ve soyluluğu simgeleyen ‘ipek’e artık uzakken, inandığın dayanıklı ve kullanışlı estetiği simgeleyen ‘bakır’ların çoğunu elden çıkarmışken?”

Dizboyu Papatyalar, Tomris Uyar, 96 syf., Can Yayınları, 2024.

DİZBOYU PAPATYALAR ARASINDA BİR YÜRÜYÜŞ

İlk kez 1975’te yayımlanan ‘Dizboyu Papatyalar’ ise, yaşadıkları baskılara boyun eğmeyen karakterleri anlatıyor. “O kadar yalnızdık ki canım ablam, bir gök parçası vardı baktığında, bir küçük tarla, bir de ablamla ben” diyerek başlıyor kitabın ilk öyküsü olan ‘Hakların En Güzeli’ne: “Allah’ı boş ver. O gözetse gözetse serçeleri gözetir kış günleri yem bulduraraktan ki bize yaramaz. Hiçbir zaman serçe olmadım ki canım ablam, gözetilmedim ki. Kopardım aldım evelallah.” Daha girişiyle bile okura, bir isyanın ne kadar sade anlatılabileceğini, basit kelimelerin nasıl da cam kırıklarına dönüşebileceğini gösteriyor. Her öyküde başka bir yaşama, başka bir zamana yolculuğuna davet ediyor bizi. ‘Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü’ öyküsünde, “Camı açtı, aşağılardaki cıvıl cıvıl yaşamaya eğildi, sarktı iyice, baktı,” dediği gibi bize kitaplarıyla zaman zaman cıvıldayan zaman zaman hüzünlenen yaşamlara baktırıyor. Behçet Bey gibi nane kokusu değse yıkılabilecek kadar yorgun olan insanlarla buluşturuyor.

KURGULANMAYI DEĞİL ANLATILMAYI BEKLEYEN BİR KADIN

Annesinin 1936’da Osman Hamdi tarafından yapılmış yağlıboya portresi üzerinden 30’lu yılların kadınlarının izini sürdüğü ‘Otuzların Kadını’, Uyar’ın geç dönem eserlerinden. İlk kez 1992’de basılan kitapla, zaman zaman kendi çocukluğunda gezdiriyor bizi, zaman zaman mahallesindeki manav Çakır’la konuşturuyor. Değişen İstanbul manzarasına, komşuluk ilişkilerine, siyasi sürece tanıklık ettiriyor. Kitaba da adını veren ‘Otuzların Kadını’ hikayesi onun kendini en çok gösterdiği öykülerinden biri. Belki o yüzden çok zorlanıyor:

“Takıldığım nokta onlar değil: Sözcükler. Yıllar yılı renklerini, kokularını, tınılarını değişik bileşimlerde denediğim sözcükler. Otuzların Kadını’yla onun özgünlük alanında bire bir karşı karşıya gelemeyecek kadar aşınmışlar artık. Gerçek bir kişilikten çok bir yazarın iç dünyasını yansıtmaya yatkınlar. Üstelik kurmacada elimin altında bulmaya alıştığım yöntemler, yordamlar da kayıp gitmiş; çünkü Otuzların Kadını, kurgulanmayı değil, anlatılmayı bekliyor. Yazarının en ufak sürçmesinde, kendi biricikliğinden sıyrılıp onun geçmişte kullandığı sözcük ve imge öbeklerinin arasına karışabilir, sıradanlaşabilir, gerçekliğini yitirebilir. İstanbul’da büyüyüp ölmüş, yabancı dil bilen, eldivenlere ve şapkalara tutkun, Markiz’e, Lebon’a, Park Pastanesi’ne, Belediye Gazinosu’na giden herhangi bir Otuzların Beyoğlulusu, bir nostalji nesnesi olup çıkar, hiç yaşamamış gibi.”

Zor bir iş bu. Sadece çok “içeriden” olduğu için değil, çok boyutlu bir kadın anlatması gereken çünkü: “En belirgin özelliği, değişik kılıklara girmeye düşkünlüğü: sporcu kız, kontes, Çingene, anne, sevgili, vamp, ciddi işkadını, üniversite öğrencisi, turist, saygın eş.” O da çareyi bir nevi satırlar üzerinden onunla konuşmakla buluyor:

“Bir ormanda ilerliyor gibiyim,” desem portreye.

“Ormanı sık kullandığını kestirebiliyorum,” diyecektir.

“Evet ama bu bambaşka bir orman. Somut bir ikindi ormanı ve sakız kokuyor,” desem…

“Senin öykü yazdığın döneme yetişmedim ben. Çevirilerini biliyorum. Zaten ben aslında şiir severim,” diyecektir.

Otuzların Kadını, Tomris Uyar, 128 syf., Can Yayınları, 2024.

KOSKOCA DÜNYALARA AÇILAN UFAK TEFEK BİR BEDEN…

Yaptığı çeviriler, Uyar’ı yazarlığı konusunda da besliyor. 21 Mart 2012’de Milliyet’ten Ilgın Sönmez’e verdiği söyleşide, “En çok hangi türü çevirirken kendinizi rahat hissediyorsunuz?” sorusuna şu yanıtı vermesi boşa değil: “En çok kendimi rahatsız hissettiren metinlerde rahat ediyorum desem daha doğru olur aslında. Mesela Virginia Woolf çevirirken kendimden geçiyorum. Virginia Woolf’un kendisinden çok onu çevirmeyi seviyorum. Bir çeşit meydan okuma getiriyor. Türkçede neleri bildiğimi, neleri bilmediğimi, neleri çok araştırmam gerektiğini hatırlatıyor bana. Türkçem yıkanıyor. Durulaşıyor. Yıllardır birikmiş paslı noktalar varsa onlar arınıyor.”

Peki yazmak?: “Belki de yazma eylemi, şu ufak tefek insan bedeninin koskoca bir dünyaya açılmasını sağlıyordur,” diyerek yanıtlıyor bunu ‘Otuzların Kadını’nda.

Uyar’ın samimiyetle, keskin gözlemciliğiyle bizlere açtığı bu dünyalar, sadece sözünü ettiğimiz üç kitapla sınırlı değil elbette. Sıkıyönetim döneminde yüreklerine bukağı vurulmuş kişileri ele aldığı ve 1979 Sait Faik Öykü Armağanı’na layık görülen ‘Yürekte Bukağı’; ilk 1983’te okurla buluşan, eski masal kahramanlarını birer öykü karakteri olarak çağımıza döndürdüğü kitabı ‘Gecegezen Kızlar’; “kırmızı”da birleşen farklı öykülerin yer aldığı, ilk olarak 1998’de yayımlanan ‘Aramızdaki Şey’ ve Handan İnci’nin derlediği, yazarın seçme öykülerinden oluşan ‘Metal Yoğunluğu’ da edebiyatseverleri zevkli bir yolculuğa çıkarmak için bekliyor: “Bu bulmacayı çözmeyi sana bıraktım. Kitap senin. İster kalıtımsal öğelerden yararlan ister yüz binlerce öbür öğeden. Ama gelir gelmez bana ‘bir dakika’ demeden bir çay doldur.” (Otuzların Kadını)

Şimdiden demliği doldurmanız için sizi uyarayım çünkü bu kitapları bitirene kadar elinizden bırakmak istemeyeceksiniz. İyi “demlenmeler”!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir